Kültür

Bir kente bakmak

Beijing, bir kent üzerine düşünmek için en ideal yerlerden biri. Kent, simetrik yapısı, tarihi aks çizgisi ve dümdüz arazisiyle, kentsel meseleleri konuşmak için ideal bir mekan.

Eski Beijing, bir üst iradenin, tek seferde tayin ettiği standartlar bütünü. Aradan yüzyıllar geçse dahi bu standartları aşmak mümkün değil, bilhassa Ming döneminde kristalleşen kenti inşa edenlerin bu konuda bilinçli oldukları muhakkak; kentin ebediyen bu şekilde kalması tasarlanmıştı.

Bir kenti kent yapan, binalar, caddeler, meydanlar değildir, kentin ürettiği sosyal ilişkiler ağıdır. Bu sosyal ilişkilerin farkında olmadan bir kente baktığınızda, sadece fotografik öğeler görürsünüz. Turist olarak bir kente gelenin görmek istediği de budur zaten.

Diğer yandan, bir kenti, fiziksel görünüm ve sosyal ilişkiler olarak ayrı bağlamlarda ele alamayız. Bu ikisi, birbirinden ayrılamaz. Mekanın şekillenmesi, daima insan davranışları ve düşünceleri üzerinde belirleyicidir.

Ming döneminde inşa edilen klasik Beijing, tam da böyle bir motivasyonun ürünüdür. Merkezi otoritenin mutlak üstünlüğü ve diğer bütün unsurların merkezle oryantasyonu.

Varlığın birliği, zıtların beraberliği

Varlığı bir bütün olarak gözeten bu yaklaşımın esaslarından biri Çin'de fengshui sistemidir, İslam dünyasında ise vahdet-i vücud ilkesi. Bu iki "birlik" görüşünün ortak amacı, doğayla çatışmadan, çevreyle uyum içinde yaşamaktır. Çelişkileri azaltmak ve mümkünse yok etmektir, ama asla yok saymak değil!

Tasavvuf ile geleneksel Çin düşüncesi, sadece varlığı bir bütün olarak algılama noktasında değil, varlığın zıtlıklarını bir arada yaşatma noktasında da birbirine yakın duruyor. Tevhid-i ezdad ilkesine göre, özü gereği varlığın yapısında kutuplaşmalar mevcuttur, ancak bu kutuplaşmalar çatışma sebebi değildir, zıtların bir araya getirilmesiyle uyum ve ahenk yaratılır. Çin düşüncesinde bunun en bilinen karşılığı yin ve yang'dır.

Mimar Turgut Cansever'in Kubbeyi Yere Koymamak adlı eserinde, bu konuda daha başka mukayeseler bulmak mümkün. Cansever'in söyleşilerinden oluşan bu kitap vesilesiyle, Beijing'e farklı bir gözle bakabiliyoruz.

Turgut Cansever, sadece bir mimar değil, hakikati bütün çehresiyle müşahede etmeyi kendine görev addeden ve gerçeği en büyük sığınak olarak gören bir düşünce adamı. Düşünürken Osmanlı şehirlerinden Pekin'e, Dostoyevski'den Konfüçyüs'e uzanan bir zihin.

Açıkçası Beijing'de yaşamaya başlamadan evvel, Cansever'in metinlerinde Çin ve Beijing'le ilgili referansların bu kadar fazla olduğunun farkında değildim, kısa süre önce bir vesile ile Cansever'e yeniden dönme gereği duyduğumda onun kentsel meseleler üzerine konuşurken sıklıkla Beijing'i örnek verdiğini fark ettim.

Cansever'in ne zaman, hangi vesileyle Beijing'e geldiğini ve burada ne kadar kaldığını bilmiyorum. Kent üzerine söylediklerine bakılırsa, kitaplardan okuduğu bir yer hakkında konuşmuyor gibi; Beijing'e gelmiş, bilhassa kentin eski sokaklarında gezmiş olmalı.

Cansever, Beijing'i bütün standartların bir seferde tayin edildiği bir kent olarak değerlendiriyor. Izgara planlı bu kentin merkezinde, ebedilik iddiasında bir imparator bulunuyor. İmparator, "göğün oğlu" olması hasebiyle, politik gücün yanı sıra manevi gücü de temsil ediyor. Kentin temel aksı, sarayı referans alarak uzanıyor. Bu aks, gücü dağıtıyor ve kendisini topluma dayatıyor. Kent, bu aksa paralel ve dik yollardan oluşuyor.

Cansever, Beijing'le ilgili değerlendirmelerinde katı ve mutlak bir kent manzarası çizer, ancak özel yaşam alanları mevzubahis olduğunda kentin hakkını teslim eder, ona göre, ızgara planı içindeki parsellerde halka görece serbestlik tanınmıştı. Eski Beijing sakinleri, bu parsellerde evlerini istedikleri gibi yapabiliyordu.

Cansever'in nazarında, Osmanlı şehri, belli özellikleriyle Çin kentleriyle benzerlikler taşısa da, özünde Beijing modelinin tersidir.

Evet, Osmanlı şehrinde de, Çin şehrinde de kentin işlevini bir üst irade tayin eder. Ancak Osmanlı üst iradesi kendisini merkeze değil, kenara koyar. Tayin edici rolünü bir kenarda oynar, mahalli şartların ifade edilmesine imkan tanır. Çin'deyse üst irade, merkezdedir. Kentin tam kalbinde. Kentin merkezindeki Yasak Kent ile deniz kenarındaki Topkapı Sarayı'nın lokasyonları bu konuda fikir vericidir. (Çin Halk Cumhuriyeti kurulduğunda, mimar Liang Sicheng, hükümet merkezinin Yasak Kent'te değil, kentin batısında, Gongzhufen bölgesinde kurulmasını teklif ettiğinde, üst irade'yi kentin kenarına mı çekmek istemişti acaba... Liang Sicheng ile Turgut Cansever'i, kentlerine karşı sorumluluklarının farkında olan ve kentlerin yozlaşması karşısında hakikati haykıran mimarlar olarak birbirlerine çok yakın buluyorum; bu yakınlık umarım başka bir yazının konusu olacak.)

Bir diğer temel yaklaşım farkı olarak, Osmanlı dünyasında varlık dinamiktir. Osmanlı mimarları, kutsal abideler dışında, kentin bütün mekanlarını geçici malzemeler kullanarak inşa etmişlerdir. Böylece, yapıların, zamanın değişen şartlarına, değişen aile yapısına uyum sağlamasına imkan tanınmıştır. Çin kentleri ve yapıları ise her zaman kalıcı olmak iddiasındadır. Ancak malzeme yetersizliği, kalıcılık arzusunu kısıtlar. Çinlilerin, Romalılar ve Yunanlılar gibi taşları bol değildi, yapılarını ahşap kullanarak inşa ettiler. Bu nedenle 5 bin yıllık medeniyet tarihinden söz ettiğimiz Çin'de, yaşı 500 yıldan büyük yapıların sayısı şaşılacak derecede azdır.

Osmanlı kenti, varlığın dinamizmine dayanır. Çin kentinde varlık durağandır. Osmanlı dünyasında, sadelik ve gerçeklik karşısında huşu hissi vardır, Çin'de sembolizm ve azamet karşısında hayranlık hissi.

Osmanlı kenti, yekpare bir kent değildir, bir kent, kendi içinde kentler manzumesinden oluşur. Çin kenti, nerdeyse bölünemez bir bütündür. Cansever, Tanzimat sonrası Osmanlı şehirlerinin de süreç içinde değişen karakterini yitirdiğini, bunun yerini donmuş şehir telakkisinin aldığını not ediyor.

Çin ve Türkiye'nin zorlu görevi

Bugün hem Türkiye hem de Çin çok ciddi kentsel meselelerle karşı karşıya. Nüfusu göz önünde bulundurulduğunda Çin'in işi çok daha zor ve karmaşık görünüyor.

"Çin Rüyası"nın ve "2023 Hedefleri"nin gerçekleşmesi, en çok da başarılı kentleşme projelerinden geçiyor.

Türkiye'nin, 7 milyon nüfuslu düzenli bir İstanbul kentiyle bütün Akdeniz'de ve 3 buçuk milyon nüfuslu düzenli bir Diyarbakır kentiyle bütün Ortadoğu'da çekim merkezi olabileceği iddia eden Cansever, bir ülkenin kaderinde kentlerin ne kadar kritik yer tuttuğunu biliyordu. Çin, Türkiye'ye göre bu konuda epeyce yol katetmiş durumda. Çin'in ekonomik mucizeleri incelenirken, bu süreçte kentleşme modellerinin oynadığı rolü özenle okumak gerekir. Beijing, Shanghai, Shenzhen, Guangzhou, Urumçi, Chengdu gibi kentlerin, Çin'in ekonomik başarılarındaki işlevlerini iyi analiz etmek gerekir.

Turgut Cansever'e göre eski Beijing muhteşem bir şehirdi. Cansever, güzel bir kentin, insanlığın ortak mirası olduğuna inanan biri olarak, Beijing'in zaman içinde zerafetini kaybetmiş olmasına kahroluyordu. Kendi sözleriyle bitirelim:

"Bütün Pekin'i yıktılar, bütün o muhteşem Pekin'i... Hani biraz avvel anlattığım ağaçlarla, renklerle bir rüya olan Pekin'i. İnsanlık tarihinin belki üç bin senede meydana getirdiği en muhteşem ürünlerinden birini yıktılar, bizim İstanbul'u yıktığımız gibi..."

 

 

 

 

Doğayla uyumun getirdiği bereket

Sadece benim gibi mesleği haberle uğraşmak olanlar için değil; televizyon, internet ya da gazetelerden az çok haber takip edenler için de Jiuquan ismi, uydu fırlatma üssünü akla getiriyor olsa gerek.

Çin'in uzay çalışmalarındaki sayısız başarıya burası ev sahipliği yaptı. Çin'in insanlı ilk uzay aracı Shenzhou-5, 2003 yılında buradan fırlatıldı, Yang Liwei adlı taykonot millî kahraman oldu. Sonraki başarılarda da hep bu üssün adı zikredildi. Ayrıca, 2012 yılında Türkiye'nin ilk yerli keşif uydusu Göktürk-2 de buradan uzaya fırlatıldı.

İpek Yolu üzerindeki duraklardan biri olan Jiuquan'in isminin ilginç bir hikâyesi var. Hanwu İmparatoru, Hun güçlerine karşı elde edilen zaferin ardından askerlerin bu başarıyı kutlamasına izin veriyor. Ancak bir engel var, ellerinde yeterince içki yok. Sorun, şöyle çözülüyor: Yanlarında bulunan küçük ırmağa mevcut tüm içki dökülüyor, askerler bardaklarını ırmağa daldırarak içki içiyor. Daha sonra bölgeye içki ırmağı anlamına gelen Jiuquan (酒泉)deniyor.

Ayrıntı olsa da aktarmakta fayda var: Jiuquan Üssü, İç Moğolistan Özerk Bölgesi'nde, Jiuquan kenti ise Gansu eyaletinde yer alıyor. Ancak üs, çölde bulunuyor ve kendisine en yakın olan kentin adıyla anılıyor.

Gelişme yönünü iklim belirliyor

Jiuquan'in nüfusu 1 milyon civarında. Bozkır iklimine sahip kentin ekonomik kalkınma istikametini de bu iklim koşulları belirliyor.

Kent tarımı için sera yetiştiriciliği çok mühim. Gobi Çölü üzerinde devlet eliyle kurulan seralar, köylüler için büyük bir umut olmuş. Sübvansiyon alarak sera kiralayan köylüler, burada ürün yetiştiriyor. Ayrıca, sera satın alan köylüler de var.

İlk önce Jiuquan'in Suzhou ilçesindeki seraları ziyaret ettik. 2010 yılında inşasına başlanan seralarda şu ana dek yaklaşık 175 hektarlık alan tamamlanmış, bu yıl da 34 hektarlık seranın inşası sürüyor. Hedef ise yaklaşık 670 hektara ulaşmak.

Görüş aldığımız yetkililer, su, elektrik ve yol gibi altyapı çalışmalarının sürdüğünü, koşulların her geçen gün iyileştiğini belirtiyor.

Yetkililerden öğrendiğimize göre, kadın çalışanlar için özel destek kredileri veriliyor.

Seralar, iklim ve toprağın olumsuz koşullarını dengeliyor, uygulanan özel sulama teknikleriyle kısır arazileri verimli topraklara, köylüler için ekmek kapısına dönüştürüyor.

Ağırlıklı olarak damla sulama tekniği kullanılan seralarda domates yetiştiriciliği çok yaygın.

Yıllık 100 bin yuanın üzerinde gelir

Ge Minhui, bölgede ürün yetiştiren köylülerden biri. 47 yaşındaki Ge, Gobi'deki13 serada domates, biber ve patlıcan yetiştiriyor.

Seralardan yedisini satın almış, diğerlerini ise kiralıyor. Oğlu ile birlikte çalışan Ge'nın yıllık geliri 100 bin yuanın (35 bin TL) üzerinde.

Buradaki seralarda ürün yetiştiren ilk köylülerden olduğu için artık bu konuda uzmanlaşmış ve diğer bölgelerde yeni kurulan seralara yönetim ve denetim desteği veriyor.

İkinci gittiğimiz sera alanı ise Zongzhai. Buraya 2009 yılından bu yana 40 milyon yuan yatırım yapılmış ve bu alanda 148 hektarlık alan inşa edilmiş,

Bölgenin şanslı olduğu konulardan biri de su avantajı. Suyu dağdan geliyor, yani hem doğal hem kaliteli. Bu da böceklenme gibi olumsuz etkenleri ortadan kaldırıyor.

Seralarda yine damla sulama metodu izleniyor ve bu ayrıca su tasarrufu sağlıyor.

Suzhou semti geneline bakınca, 84 sera projesi için toplam 3,8 milyar yuan yatırım yapılmış. Tarımda modernizasyon ve 2015 itibarı ile köylülerin gelirinin 15 bin yuanı aşması amaçlanıyor.

Yeni enerjide büyük gelişme

Jiuquan'de iklim koşullarının yön vermesiyle gelişen bir başka alan ise yeni enerjiler. Sanayisi gelişen ülkelerin karşılaştığı büyük bir engel olan hava kirliliği ve çevre sorunlarını azaltmak için temiz enerjilerin önemi büyük. Jiuquan'deki bu çalışmalar da Çin'in bu konudaki ihtiyacının karşılanmasına yardımcı oluyor.

Öncelikle ziyaret ettiğimiz Guazhou "Dünya Rüzgâr Deposu" ve Yumen "Dünya Rüzgâr Kapısı" tesislerinde yetkililerden bilgi aldık.

Jiuquan'deki rüzgâr enerjisi rezervi 200 milyon kilovat, kullanılabilir miktar ise 80 milyon kilovatın üzerinde. 12. Beş Yıllık Kalkınma Planı sonu itibarı ile toplam 100 milyar kilovatlık elektrik üretimi planlanıyor.

Daha sonra, rüzgâr türbini üreten Beijing Jingcheng Yeni Enerji Donanımları Şirketi'ni gezdik. Firma, hem türbin parçaları üretiyor hem de montaj yapıyor.

Yıllık 150 rüzgâr türbini üretiyor ve tanesini 7 milyon yuana satıyor.

Kentte ayrıca güneşten faydalanmak için kurulan paneller de bölgenin ihtiyaçlarına cevap vermek için önemli görülüyor.

Çin'in kuzeybatısı taptaze sebze ve meyveleriyle bilinir. Burada yetiştirilen domatesleri tattıktan sonra bizim gibi modern metropol sâkinlerine gel de bir kez daha acıma..

Başta söylediğim gibi, Jiuquan'in kalkınma yönünü iklim koşulları belirlemiş. Doğayla kavga etmek yerine uzlaşarak, dezavantajları avantaja çevirerek bölgeye bereket gelmiş. Yenilenebilir enerji çalışmaları da hem bölge hem de ülke için büyük umut vadediyor.

Beştepe'de Önemli Toplantı

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Beştepe'de Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinden STK temsilcilerini ve kanaat önderlerini ağırlayacak.

Cumhurbaşkanlığı kaynakları, bugünkü toplantının önümüzdeki süreçte de devam edecek olan Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinden STK temsilcileri ve kanaat önderleriyle buluşma etkinliklerinin ilk halkasını oluşturduğunu vurguladı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın bugünkü toplantıda yaklaşık 50 misafirle bir araya geleceği kaydedildi. Bu toplantıların, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki sorunları bizzat oralarda yaşayan STK temsilcileri ve kanaat önderlerinden dinlemesi ve istişare açısından önemli bir fırsat teşkil edeceği belirtildi.

Dünyanın en ucuz metrosu zamlanıyor

Beijing yönetimi, toplu taşıma zammı konusunun tartışılması, farklı kesimlerin görüşlerinin alınması için bir panel düzenledi.

Toplu taşımanın ucuzluğunun, başkentin bütçesine olumsuz şekilde yansıdığı uzun zamandır dillendiriliyordu. Bu baskının her geçen gün artmasıyla, zam konusunda adım atmak için kollar sıvandı.

2007 yılından beri değişmedi

Beijing metrosuna 2007 yılından beri süre veya mesafe gözetmeksizin tek biletle binilebiliyor; bilet fiyatı ise 2 yuan, yani 75 kuruş. Bu ücretin, maliyetin çok çok altında olduğu belirtiliyor.

Yönetim, şu an mesafeye göre yeni bir fiyatlandırmaya gitmeyi planlıyor. Henüz kesinleşmeyen bilgilere göre, 3 km'nin altındaki yolculuklar için yine 2 yuan; 3 ila 6 km arasındaki yolculuklar için ise 3 yuan ödenecek. Buna göre de metroya binmek kabaca 4,3-4,4 yuana (1,63 TL) mal olacak.

Düzenlemeyle gelecek bir diğer yeniliğe göre ise akıllı kart kullanıcıları, aylık kullanımları 100 yuanı (37 TL) buluyorsa, yüzde 20'lik indirimden faydalanabilecek. Metro bileti için aylık 150 yuanın üzerinde harcayanlar ise yüzde 50 daha az ücret ödeyecek.

Yükselen nüfusun baskısı zam getirdi

Evinden işine gitmek için 18 km'den fazla yol kateden Li Yuening adlı vatandaş, her gün evine varmak için 10-12 yuan harcayacağını, bunun karşılanabilir bir miktar olduğunu söylüyor.

Diğer yandan, otobüs bileti ücretlerine de zam gelecek. Buna göre, otobüse binmenin maliyeti 1,3 veya 1,5 yuana (50 kuruş) çıkacak. Başkent Beijing'de en ucuz otobüs bileti şu an 4 jiao (15 kuruş).

Beijing yönetimi, toplu taşıma ücretlerini uzun süredir aynı seviyede korumaya gayret etti. Fakat, yükselen nüfusun yarattığı baskının her geçen gün arttığı ifade ediliyor.

Zamlar sonrasında dahi Beijing yönetimi, metro işletme maliyetinin yüzde 50'sini, otobüs işletme maliyetinin ise yüzde 62'sini üstlenecek.

2013'te 2 milyar 200 milyon yolcu

Başkent Beijing'de metroya binen yolcu sayısı geçtiğimiz yıl 2 milyar 200 milyona ulaştı. Bu, 2007 yılına göre yüzde 350 artış anlamına geliyor. Devlet desteğinin de 2013 itibarı ile 20 milyar yuana çıktığı belirtiliyor.

Liang soyadlı bir vatandaş, "En büyük endişem, zamlarla birlikte yolcu sayısının düşüp düşmeyeceği…" diyor. İnsanların üst üste yığıldığı vagonlardan kaçınmak için sabah erkenden yollara düştüğünü belirten Liang, zamlar sonrasında daha iyi hizmet ve daha az yolcu umduğunu dile getiriyor.

Ortalama ücret, zam sonrası bile 1 doların altında

Beijing yönetimi, yapılan bir araştırmaya göre, katılımcıların yüzde 12,4'lük kesiminin, zamlar sonrası metro değil otobüsleri tercih edeceğini açıkladı.

Hesaplanana göre, metro yolcularının yüzde 90'ı tek biniş için yine 1 ABD Doları'nın altında ücret ödeyecek ve Beijingliler gelirlerinin ortalama sadece yüzde 5,3'ünü toplu taşıma için harcayacak.

Beijing, otobüs ve metro fiyatlarını, 1978'den yani Çin'in reform ve dışa açılma politikasının başlamasında bu yana birçok kez değiştirdi. En son değişiklik ise yedi yıl önce görüldü. Bu değişiklik de bir zam değildi; tam aksine metro ve otobüs bilet fiyatları düşürülmüştü.

Çin'de bisiklet kaliteyle dönüyor!

Çin'de otomobillerin yarattığı kirlilik ve halk arasında otomobile tepki, bisiklete "krallığını" yeniden teslim etmek için fırsat yarattı. Çin halkının geleneksel alışkanlığı olan bisiklet kullanımının yeniden canlandırılması, trafik sıkışıklığını da azaltacak. Kentlerde kiralık kamu bisikletlerinin kullanımını daha elverişli hale getirmek için deneme uygulamaları başlatıldı.

Çinliler, bisikleti elleri, ayakları gibi kullanıyorlar. Kullanımı giderek azalsa bile bisiklet, kundaktan yeni çıkmış bebekten en yaşlısına kadar, Çinlilerin üzerinde rahatça hareket ettiği bir araç. Ancak kentsel taşıtlar, bisiklet alanlarını giderek daha hızlı bir biçimde işgal ediyor. Bisiklet yollarında bisikletçiler, otomobiller tarafından iyice kenara itilmiş durumdalar. Park yeri bulmak da zorlaşıyor. Taşıma aracı olarak bisikletin yüzdesi, çok ucuz olmasına rağmen, düşmeye devam ediyor.

"Aniden önüme çıkan otomobiller..."

36 yaşındaki Chen Zhixiong, bisiklet kullanmayı çok seviyor. Chengdu Lohas Bisiklet Kulübü'nün kurucularından biri ve son altı yıldır, yağmur çamur demeden işine son model bisikletiyle gidiyor. Chen, bisiklet kullanmanın hava kirliliği ve otomobillerce işgal edilmiş bisiklet yolları nedeniyle çok zorlaştığını belirtiyor. Chen şöyle konuşuyor:

"Yerel yönetimler bisiklet yolları kurmak için söz verdi. Ama hâlâ bisiklet yolumun üzerinde park edilmiş araçların ya da aniden önüme çıkan otomobillerin tehdidi altında sürüyorum. Otomobillerle aynı şeritte bisiklete binmek çok tehlikeli."

Çin'in ABD'yi geçip dünyanın en büyük oto pazarı olduğu 2009 yılından bu yana trafik sıkışıklığı ve kirlilik artıyor. Otomobil endüstrisinin hızlı büyümesi ciddi sonuçlara yol açtı. Çin'in merkezi ve yerel yönetimleri, bisikletlerin geri dönüşüne bir fırsat vermek için, otomobil yerine bisiklet kullanımını teşvik etmeyi kararlaştırdı.

100 kentte yüzde 5-10 artırılacak

Çin hükümeti ulusal düzeyde yayınladığı yeni genelgeyle, en az 100 kentte yaya ve bisiklet ulaşım yolları inşa ederek bisiklet kullanımını artırma planını açıkladı. Konut ve Kentsel-Kırsal Kalkınma Bakanlığı (MHURD) tarafından yayınlanan plana göre söz konusu kentlerde bisiklet kullanımı 2015 yılına kadar yüzde 5 ile 10 oranında artırılacak. Bu iddialı plan, uygulama deneyimleri ışığında, daha sonra ülke çapında yaygınlaştırılacak.

Çin Bisiklet Derneği Müdürü Ma Zhongchao, Global Times'ta yayınlanan demecinde şöyle konuşuyor: "Bisiklet kullanımının canlandırılmasıyla, bir taşla iki kuş vurulacak. Bir yandan trafik hafifletilip, enerji tasarrufu yapılırken, bir yandan karbondioksit salınımı azaltılacak. Bu, ülkenin gelişimi için çok gerekli bir adım."

Ma ve derneği, birkaç yıldır kendilerini bisikleti yeniden canlandırmaya adamışlar. Ülke genelinde gerçekleştirdikleri bisiklet etkinlikleri, on binlerce bisikletçinin dikkatini çekmiş. Çin hükümetinin özel otomobil sayısındaki artışı frenleme ve bisiklet kullanımını artırma hedefine onlar da destek veriyor.

Ancak Ma, Çin hükümetinin gayretine rağmen, bisiklette 1970'li-80'li yılların altın çağına dönüşün biraz zor olduğunu söylüyor. Daha fazla insanı iki tekerlek üzerinde hareket etmeye yönlendirmenin önünde duran bir dizi engel var.

En büyük sorun cangüvenliği

Çin'de bisiklet kullanmak, eskisi gibi kolay değil. En büyük sorun cangüvenliği. Bisiklet yolları zamanla otomobiller tarafından işgal edildi ve bisikletçiler kenara itildi. Şimdi o "bisiklet" yollarının kralı daha hızlı ve tehlikeli olan otomobiller.

Konut ve Kentsel-Kırsal Kalkınma Bakanlığı genel planlayıcısı Tang Kai, Beijing Daily'de yayımlanan demecinde şöyle diyor: "Çin'de bugünkü bisiklet ve yaya yolları tasarım ve planlaması ideal değil. Çoğu bisiklet yolu yeterince geniş değil, birbirinden çok uzak, sayıca çok az ve çevresi ile uyumlu değil." Tang, yetkililerin, yaya ve bisiklet yollarının genişletilmesine öncelik vermelerini öneriyor.

Tang, kalabalık kentlerde yer sıkıntısı çekildiğini hatırlatıyor. Tang, "Yerel yetkililerin araç park yerlerini azaltmak için özel önlemler almaları, bisiklet yollarının otomobiller tarafından işgal edilmesini önlemeleri gerekir" diyor. Oysa bazı kentler tam tersini yapıyor: otomobillere yer açmak için bisiklet ve yaya şeritlerini iptal ediyor!

Öte yandan, kentlerin genişlemesiyle, uzak banliyölerde oturup merkezde çalışanların sayısı da artıyor. Bir saatlik yollarda bisiklete binmek, bisiklete güvenmek zor.

Beijing'in hedefi

Birçok kent, bisikletin cazibesini artırmak için kiralık kamu bisikletleri programı uyguluyor. Xinhua haber ajansının haberine göre, örneğin Beijing, yüzde 19,7 olan bisiklet kullanımını bu yolla 2015 yılında yüzde 23'e ulaştırmayı hedefliyor.

Kamu bisikletleri uygulaması, 2011 yılında, özellikle metro yakınlarındaki yoğun yerleşim yerlerinde başlatıldı. 2015 yılına kadar büyük metro istasyonlarına üç kilometre mesafede bin kamu bisiklet istasyonu kurulması, buralarda 50 bin bisiklet tutulması hedefleniyor.

Kamu bisikletleri uygulamasını 2008 yılında başlatan Hangzhou, 2 bin bisiklet istasyonu ve 50 bin bisikletle, Çin'de bisiklet ağı hedefine ulaşan ilk kent oldu.

Ancak kamu bisikletleri uygulamasında da çözülmesi gereken sorunlar var. Beijing Daily'de yayımlanan bir makalede bisikletlerin bakımı, IC kartlarının edinilmesi ve para iadesi gibi zorluklara dikkat çekiliyor.

Bisikleti kullanmaya başlamadan önce bir IC kartı almak gerekiyor, istasyondan bisiklet alan kişi o kartla bir depozito ödüyor, bisikleti tekrar yerine koyarken ödediği depozito kendisine iade ediliyor. Ancak, pek çok istasyonda depozitonun karta iadesinde sorunlar yaşandığı belirtiliyor.

Bir bisiklet rönesansı

1970'li ve 80'li yıllarda, Çin bir "Bisikletler Krallığı"ydı; bisikletle ulaşım, ulaşımın ana biçimiydi. Ama şimdi, Çin'de bisiklet kullanımındaki keskin düşüş devam ediyor. Konut ve Kentsel-Kırsal Kalkınma Bakanlığı'nın istatistiklerine göre bisiklet kullanımı, yılda ortalama yüzde 2 ila 5 oranında düşüyor. Bu rakamlara rağmen, uzmanlar, bisikletin geri dönüşü konusunda iyimser.

Beijing trafiğinde kaskları ve ışıltılı bisiklet kıyafetleriyle sıkışmış arabaların arasından hızla geçen bisikletçiler görmek artık olağan. Bunlardan biri de Hu Chunxu. Hu, Global Times'a verdiği röportajda, bisiklet yarışmalarına katılan Beijingli bir bisiklet meraklısı olduğunu söylüyor:

"10 kilometre mesafede bisiklet kullanmak ideal. Trafik sıkışıklığından asla etkilenmiyorum ve hız avantajı nedeniyle gideceğim yere zamanında ulaşıyorum. Ayrıca, formumu korumama yardımcı oluyor böylece egzersize fazladan zaman harcamak zorunda kalmıyorum."

Hu Chunxu, bisiklet kullanmaya başladıktan sonra dört yılda 15 kilo kaybetmiş. Arkadaşlarını ve akrabalarını da bisikletin en iyi yol olduğuna ikna etmiş. Ama Beijingli birçok bisikletçi gibi Hu da tıkalı bisiklet yollarından, hava kirliliğinden ve bisiklet destek noktalarının eksikliğinden yakınıyor. Hu, destek noktalarında bisikletçiler için duş odaları ve park alanları olmasının, bisiklet kullanımını özendireceğini belirtiyor.

Beijing'de 8 milyonu aşkın bisiklet var. Çin Bisiklet Derneği Müdürü Ma Zhongchao, orta sınıftan giderek artan sayıda insanın hafta sonları bisiklete binmeyi bir yaşam tarzı haline getirdiğini belirtiyor. Bisikletlerini lüks arabalarına bağlayıp kent dışına kadar gidiyor, kentin güzel manzaralı banliyölerinde veya dağlık alanlarında bisiklet sürerek geziyorlar.

Çin'in bisiklet sanayisine de yardımcı oldu

Bisikletin yeniden doğuşu, Çin'in bisiklet sanayisine de yardımcı oldu. Chengdu Bisiklet Kulübü Başkanı Chen Zhixiong, Çin'in bisiklet sektörünün son üç yıldır yükselişine tanıklık ediyor. Chengdu Bisiklet Kulübü'nün bisiklet satışları, 2011 yılında 1 milyon yuan iken bu yıl 4 milyon yuanı aşmış. Yine kulübün üye sayısı birkaç düzineden 500'ün üzerine yükselmiş. Chengdu Bisiklet Kulübü şimdi bir amatör binicilik takımının organizatörü ve sponsoru.

Chen, "İnsanların bisiklet alışkanlıklarında yaşanan değişiklik gün gibi ortada" diyor, "Eskiden sadece bisiklet satan dükkanlar vardı, bir defalık bir işlemdi. Ama şimdi, ömür boyu bakım ve satış sonrası hizmet sunan bisiklet kulüpleri var."

Chen, gelişmeyi bisiklet kullanımındaki belirgin büyümeye bağlıyor ve şunları söylüyor: "Yüksek kaliteli bisiklet kullanımındaki artış da yaşam tarzı değişikliklerinden ve yerel makamların desteğinden kaynaklanıyor." Ma Zhongchao da Chen gibi düşünüyor:

"Son birkaç yıldır yaşanan olumsuzluklara rağmen, Çin'in bisiklet sanayi umut veriyor. Bisiklet üreticisi geleneksel şirketler, özel otomobilin rekabetiyle baş edebilmek için kaliteyi artırıyorlar. Üretimlerini düşük fiyatlı eski modellerden, pahalı yüksek teknoloji ürünlerine kaydırıyorlar."

Katlanabilir, hafif...

Çin'in en eski bisiklet şirketlerinden biri olan Forever Bisiklet, 2012 yılında hem katlanabilen hem de estetik olarak eski bisiklere benzeyen, hafif ve daha kaliteli bir model için yeni bir üretim hattı kurdu, Fiyat elbette sıradan bisiklete göre daha yüksek.

Hükümetin, teknolojik yeniliklere, yüksek teknoloji ürünü malzeme kullanımına odaklanan bisiklet şirketlerine tercihli politikalar uyguladığı belirtiliyor.

Ma Zhongchao, tanınmış yabancı bisiklet markaların da kazançlı bir pazar olarak Çin'deki potansiyeli gördüklerini belirtiyor. Markalar, tanıtım için bisiklet etkinliklerine sponsor oluyor.

İpek Yolu sadece ticari bir hat değil

 

Zhangye kenti deyince akla ilk olarak Dafo Tapınağı geliyor. "Büyük Buda Tapınağı" adıyla da bilinen tapınak, devasa "yatan Buda heykeli" (34,5 metre uzunluğunda) ve bugüne kadar korunmuş etkileyici mimarisiyle tanınıyor.

Yaklaşık bin yıllık geçmişe sahip bu tapınağın içindeki müzeyi gezerken, çok önemli başka bir noktanın, Dafo Tapınağı'nın sutra olarak bilinen Budizm metinleri açısından zenginliği olduğunu öğrendim.

Sergilenen eserlerin her biri, farklı dönemlerin özelliklerini yansıtıyor. Bazıları gösterişiyle bazıları ise sadeliğiyle dikkat çekiyor.

Sutraların bugünlere taşınması ise pek kolay olmamış. Savaşlar, işgaller, yağmalardan kurtulmayı başarmış ve bugüne gelmişler. Bunu da Budist rahiplere borçluyuz.

Rahipler, 1937'de bir yandan Japon işgaline karşı mücadele etmiş, diğer yandan da sutraların muhafazası için canla başla çalışmış. Tapınakta zarar görmelerinden korkularak, bu metinlerin, Qilian Dağı'na taşındığı anlatılıyor. Bu çalışmaların büyük bir gizlilikle yürütülmesinin de başarıda payı büyük.

Bir başka enteresan hikâye ise şöyle: Tapınağın içindeki bir odada kadın bir rahip yaşıyormuş. 1975 yılında bir yangın çıkmış ve 74 yaşındaki rahip uzun yıllardır kaldığı bu odada hayatını kaybetmiş. Yangın sonrasında oda temizlenir ve onarılırken, bir duvarın arkasında gizli bir bölme bulunmuş. Bölmedeki 12 dolabın içinde yaklaşık 7 bin cilt el yazması sutra yer alıyormuş. Kadın rahip, devraldığı bu sırra son nefesini verinceye kadar sadık kalmış ve bu eserleri o dönemki her tür yağma girişiminden korumuş.

El yazması eserleri görünce, Çin'de daha önce de defalarca kapıldığım bir his, içimde yeniden uyandı. Bunda, hem Dafo'nun atmosferinde hem de İpek Yolu'nun izinde olmanın etkisi büyük.

Sutralara yahut diğer belgelere bakınca, Çin için Çincenin ne denli mühim olduğunu düşünmemek mümkün değil.

Üç seneyi aşkın bir süredir Çin'de yaşayan biri olarak, az buçuk Çincemle 500 yıl evvelki belgelere baktığımda en azından metin hakkında bir fikir edinebiliyorum.

Her Çinlinin bu belgelerde yazanları anlaması beklenemez. Bir kere, konuya (askerî, dini vs.) az çok vâkıf olmak gerekebilir.

İkincisi ise şu: Dil, elbette yaşıyor ve dönüşüyor. Bir dönemde belli bir anlam ifade eden kelimeler, başka bir dönemde farklı anlamlar kazanmış olabilir. Türkçe, böyle örneklerle doludur.

Çin'de farklı lehçeler olsa da, ülkenin farklı bölgelerinde yaşayanlar aralarında konuşurken bazen zorlansalar da, yazılı Çincenin halkı bir arada tutan harç olduğu bir gerçek.

Beni şahsen üzen ise kendi ülkemde, bırakın 500 yıl önceki metinleri okumayı, Atatürk'ün 1934 tarihli Nutuk'unu bile okuyamamak. Bilindiği gibi, Türkiye'de 1932 yılında Dil Devrimi yapılıyor ve Latin harfleri kullanılmaya başlanıyor. Bunun yanı sıra, millî eğitimde bu kültür ve dilden mümkün olduğunca uzaklaştırıcı bir istikamet seçiliyor. Bu, zannedildiği kadar basit bir mevzu değil; zira bu tarihî bağdan yoksun olmak, geçmiş ile geleceğin irtibatını kurmayı zorlaştırıyor. Çin'de karakterlerin sadeleştirilmesi tartışmalarını anlamak, bu yüzden benim için zor değil. Sadeleşme yanlıları, bunun öğrenimin yaygınlaşması için bir zaruret olduğunu söylerken; karşı taraftakiler ise sadeleştirmenin, karakteri kökeninden uzaklaştırdığını, dilin yaşayan niteliğini yok ettiğini belirtiyorlar.

Zhangye'ye İpek Yolu'nun izinde ilerlediğimiz gezi vesilesiyle geldik. Dafo Tapınağı da tarihte İpek Yolu üzerindeki önemli bir durak olmuş. İpek Yolu'nun izlerini burada görmek mümkün. Örneğin, 1677 yılında tapınağa bağlı bir kulenin altından Pers İmparatorluğu'na ait gümüş paralar çıkarılmış.

Halkının çoğunluğu Müslüman olan bir ülkeden gelen biri olarak, Çin'de İslam, Çin'deki camiler ve İslamiyet'in Çin'e gelişi gibi konularda mümkün olduğunca bilgi edinmeye çalışıyorum.

İslam'ın Çin'e Arap ülkelerinden gelen kervanların etkisiyle girdiği ve daha sonra yayıldığı biliniyor. Dafo Tapınağı, hem önemi hem de coğrafî konumu itibarı ile beni Budizm'in Çin'e gelişi üzerinde düşündürüyor. Budizm de Çin'e İpek Yolu üzerinden geliyor. Hindistan'da doğan Budizm, MÖ 2. yüzyılda önce Xinjiang bölgesine, sonra da Hexi Koridoru üzerinden Çin içlerine uzanıyor.

Bu da bize şunu gösteriyor: İpek Yolu, ipeklerin, baharatların, mücevherlerin taşındığı bir hat olmanın çok ötesinde bir işlev görüyor. Bir toplumun dinamiklerini belirleyen inançlar da tarihte yine bu hat üzerinden taşınıyor.

 

Noel Ödüllü Mo Yan Türkiye’de

    Noel Ödüllü Mo Yan Türkiye’deNoel Edebiyat Ödülü sahibi Çinli yazar Mo Yan kısa süre önce, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın destekleriyle gerçekleşen “Çin’den Türkiye’ye 100 Entelektüel” Projesi’nin konuğu oldu.

    Çinli yazar Çankaya Köşkü’nde Cumhurbaşkanı Abdüllah Gül tarafından kabul edildi.

    Cumhurbaşkanı Gül, kültürün somut olmayan, hikâye ve anlatı gibi unsurlarını modern roman tekniğiyle harmanlayarak dünya edebiyatına kazandıran Mo Yan’ın eserlerinin Türkçe’ye tercüme edildiğini ve büyük ilgi gördüğünü belirtti.

    Gül, Türkiye'nin Çin ile ilişkilerinin köklü geçmişe dayandığını ve kültür alanındaki işbirliğinin gelişmesinden memnuniyet duyduğunu söyledi.

    Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından kabul edilen Mo Yan kabulde, Çin'de de Türk halkı ve kültürüne artan ilgi bulunduğunu anlattı.

    Çinli yazar, Türkiye'ye gelmeden önce okuduğu eserlerden kafasında İstanbul hakkında bir resim oluşturduğunu ancak tabiatıyla gördüklerinin kitaplardan çok daha zengin olduğunu ifade etti.

    Mo Yan, çok çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yapan İstanbul'un tarihi ve kültürel dokusunun korunmasından çok etkilendiğini belirtti.

    Mo Yan, ayrıca gelecek dönemde Türk ve Çinli yazarların daha fazla sayıda eserinin tercüme edilmesi sağlanarak, bu iki halkın birbirini daha iyi tanımasını ve anlamasını arzu ettiğini söyledi.

    Mo Yan, İstanbul'da Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk ile de bir araya geldi.Mo Yan, İstanbul’da Topkapı Sarayı Mecidiye Köşkü’nde Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik tarafından da kabul edildi.

    Bakan Çelik ağırlıklı olarak Çinli entelektüellerin Türkiye'yi tanımasını çok önemsediklerini söyleyerek, dünya çapındaki bir yazarın Türkiye'ye yaptığı ziyareti çok önemsediklerini belirtti.

    İlk kez geldiği İstanbul’dan çok etkilendiğini söyleyen Mo Yan “Keşke Türkiye’ye daha önce gelseydim” diye konuştu.

    Mo Yan eşiyle birlikte İstanbul’un tarihi ve turistik yerlerini gezdi. Özellikle Ayasofya’dan çok derinden etkilendiğini söyleyen Çinli yazar, Ayasofya’nın büyük ihtimalle bundan sonraki eserlerinde olacağını dile getirdi.

    2013 yılının Çin’de Türk Kültür Yılı ilan edilmesiyle birlikte başlayan “Çin’den Türkiye’ye 100 Entellektüel” projesi, Mo Yan’ın davet edilmesiyle sona erdi.

    Mo Yan, bir edebiyatçı olarak en çok ilgilendiği konunun kültürel iletişim olduğunu belirtti. Çinli yazar, iki ülkenin edebiyat çevirisini kültürel iletişimdeki önemli bir çalışma olarak ilerletmeye özen göstermesini gerektiğini vurguladı.

    Türkçe’ye bir kitabı çevrilen Mo Yan’in 3 eseri daha Türkçe’ye kazandırılacak

    Çin ile Türkiye arasında varılan anlaşmaya göre, önümüzdeki dönemde Çince’den 50 edebi eserin Türkçe’ye çevrilmesi bekleniyor.

 

Uygur bölgesindeki çay kültürü

    Çin'in Xinjiang Uygur Özerk Bölgesi'nde yaşayan etnik grupların çay kültürü de Çin kültürünün önemli parçalarından biridir. Xinjiang'da sıcacık bir kâse çay, sofralardan hiç eksik olmaz. Sütlü çay, çiçekli çay, ilaçlı çay bunlar arasındadır. Çay, Xinjiang’da yaşayan çeşitli etnik gruplara mensup halkın günlük yaşamının vazgeçilmez bir öğesidir. Sıcak yaz günlerinde bir kâse çay harareti ve susuzluğu giderir, soğuk kış günlerinde ise insanı ısıtır...

     Aslında Xinjiang'da çay yetiştirilmiyor, ancak tarihi İpek Yolu'nun önemli bir geçidi olan Xinjiang’daki çay ticareti zamanla arttı ve böylece çay Xinjianglıların yaşamına girdi.

      Xinjiang’da "Yemek yenmeyebilir, ancak çay mutlaka içilmeli" şeklinde yaygın bir söz vardır. Bu söz çayın yerel halkın yaşamındaki önemini gösteriyor. Çay içme alışkanlığının yerel halkın beslenme alışkanlıklarıyla yakın ilişkisi bulunuyor.

     Eskiden Xinjiang’da yaşayan etnik gruplara mensup halkın çoğunluğu çobanlık ve tarımla geçinirdi ve esas olarak dana ve kuzu eti ve sütle beslenirdi. Çay, sindirimi kolaylaştırmanın yanı sıra, yağın giderilmesine ve vitamin takviyesine de yardımcı oluyor.

     Xinjiang Uygur Özerk Bölgesi Çay Kültürü Derneği Genel Sekreteri Li Yuan şunları söyledi:

     "Eskiden Uygurlarda aristokratların ve sıradan halkın farklı çay içme usulleri bulunuyordu ve her ikisinde de çok incelikler vardı. Soylu ailelerin çocuklarını ziyaret ettim ve anlattıklarına göre, çayı sakladıkları bez torba bölgenin itibarlı nineleri tarafından yapılıyordu ve torba yüksek yerlerde saklanıyordu."

     Konuklar yerlerine oturunca saygı göstermek için, ev sahibi konukların gözü önünde çay kâsesini sıcak suyla yeniden çalkar ve kâseyi çalkaladığı suyu kendi kâsesine döker ve içer. Li Yuan, "Çay içmek istemeyen konukların, kâseyi ters çevirmesi ya da kâseyi eliyle kapatması gerektiğini" söyledi.

      Xinjiang’ın güneyindeki Kaşgar ve Hotan bölgelerinde halk arasında yaygın şekilde ilaçlı çay içilir. Fu çayı, karanfil, Çin tarçını, anason gibi maddelerin karışımıyla yapılan bu çaya, "Uygur çayı" denir.

     Hotanlıların uzun ömürlü olmalarını bu ilaçlı çaya borçlu oldukları söyleniyor.

     Sıradan Fu tuğla çayı, ilaçlı çayın yanı sıra sütlü çay da Xinjiang bölgesindeki en çok sevilen çaylardandır. Çay ve süt kokularıyla renklerini bir arada bulunduran sütlü çay, ağızda uzun süre tat bırakır.

      Xinjiang’ın Tarım ve Tavus Kuşu nehirlerinin kıyılarında apocynum yetiştiriliyor. Apocynum çayı tansiyonun önlenmesi ve tedavisinde etkilidir. Çin'in tarihi ilaç kitaplarında apocynumun baş dönmesi, balgam ve öksürüğün giderilmesi, kalbi güçlendirme ve idrar ifrazının çoğalması gibi işlevlere sahip olduğu yazılır. Eski zamanlarda Xinjiang’da yaşayanlarda, apocynum yaprakları ve çiçeklerini çay olarak kullanma alışkanlıklarının olduğu ve bu insanlar arasında 100 yaşını geçenlere sık rastlandığı da kaydediliyor. Xinjiang Uygur Özerk Bölgesi Çay Kültürü Derneği Genel Sekreteri Li Yuan bununla ilgili olarak şöyle konuştu:

    “ Xinjiang’da kullanılan çayların büyük çoğunluğu dışardan geliyor. Yerel çay olarak yalnızca apocynum var. Apocynum,  Xinjiang’ın bir hazinesidir. Doğa yalnızca ona biraz toz verdi ve çölün içinde kirlilik yoktur."

    Yukarıda bahsettiğimiz çaylardan başka, Xinjianglılar ayrıca gül çiçeği ve frenk üzümünü de çay olarak kullanmaya başladı. Günümüzde daha çok Xinjianglı ülkenin iç kesimlerindeki çeşitli çayları tanımaya ve sevmeye başladı.

    Çevirmen: Dilek Özfidan

 

 

Zhejiang kenti Yiwu'daki Türk Lokantası

   Zhejiang kenti Yiwu'daki Türk Lokantası 

    Yiwu, Çin'in Zhejiang eyaletinin güneydoğusunda yer alan bir kent. 30 yıl önce Çin'de başlatılan reform ve dışa açılma uygulamalarıyla Yiwu da kapılarını dışa açtı ve kentte küçük eşya pazarı oluşturuldu. 30 yıl sonra Birleşmiş Milletler ve Dünya Bankası tarafından dünyanın en büyük küçük eşya pazarı olarak değerlendirilen Yiwu'ya, her yıl dünyanın çeşitli bölgelerinden 200 bini aşkın işadamı gidiyor. Yabancılar, Yiwu'da son derece büyük ticari fırsatların yanı sıra kolay ve rahat yaşam koşullarından da yararlanıyor. Yiwu, başka ülkelerin örf ve adetleriyle tanınan cadde de kentte yaşayan yabancıların en çok tercih ettikleri yer durumunda. Caddenin iki yanında sıralanan yabancı lokantalar da kentin gözalıcı manzarası haline geldi.

    Renkli neno lambayla Çince ve Türkçe olmak üzere iki dilde yazılan "Türk Lokantası" caddenin ortasında yer alıyor. Lokantanın sahibi Zeng Shuiyun, henüz 21 yaşında. Akıcı şekilde Türkçe konuşabilen Zeng'e Türk müşteriler "Pınar" adını vermiş.

    Yiwu Pazarı'nın 4 milyon metrekare genişliğindeki ticari bölgesinde 40 binden fazla çeşitlilikte ürün sergileniyor ve günümüzde yaklaşık 10 bin yabancı Yiwu'da yaşıyor. Zeng, sezon açıldığında müşterilerin talebini karşılayamadığından dolayı geçen yıl lokantasını genişlettiğini ve Türklerin yanı sıra Orta Doğu ve Orta Asya ülkelerinden de çok sayısda müşterisi olduğunu söylüyor.

    Azerbaycan'ın başkenti Bakü'den gelen Nasip, her ay mal alımı için Yiwu'ya geliyor. Nasip, Türk Lokantası'nı şu sözlerle övüyor;

    "Böyle her gün burada güzel yemekler olur. Kıymetli insanlara, kaliteli yemekler yaparlar."

    Son veriler, Yiwu'nun nüfusunun 800 bini bulduğunu, ancak kentin dışından gelenlerle bu sayının 1.2 milyona vardığını gösteriyor. Yiwu'da kentin dışından gelenler, yerliler tarafından samimi olarak "Yeni Yiwulu" olarak adlandırılıyor ve Zeng de bunlardan biri. Yeni Yiwulu Zeng'in memleketi ise Jiangxi eyaletidir. Üniversiteyi kazanamayan Zeng, 18 yaşında ailesine yük olmamak için Yiwu'ya çalışmaya gelmiş ve burada Türk sevgisi başlamış.

    Zeng;

    “Buraya gelir gelmez bir Türk lokantasında garson olarak çalışmaya başladım ve birçok iyi kalpli Türkle tanıştım. Her gün bana Türkçe öğrettiler. Biraz İngilizcem var ve bu sayede gündüzleri bir dış ticaret şirketinde, akşamları da Türk lokantasnda çalıştım."

     Zeng, müşterilerine hakiki Türk yemekleri sunmak için lokantasında Türk aşçı çalıştırıyor. Feleknaz Ünlü Türkiye'deyken bir lokanta işletiyordu ve boş zamanlarında yabancı yemekleri araştırmayı seviyordu. Çin'de çalışma fırsatı çıkınca Ünlü, Türkiye'deki lokantasını kapattı ve Yiwu'ya geldi. Yiwu, Ünlü'ye farklı bir kültürel ortam sağlamasının yanı sıra Çin yemeklerini araştırmasına da fırsat verdi. Ünlü;

    "Buraya gelmeden önce de Çin'i çok seviyordum. Çin yemeklerini yapıyordum. Burayı çok beğendim, çok çok beğendim. İnsanlar çok iyi. Hayat ucuz, güzel. Çok değişik insanlar var. Hepsiyle tanışmak güzel."

    Zeng, işlerinin yoğun olmasından dolayı çok sevdiği Türkiye'yi henüz görememiş. Zeng, bu yıl Türkçe öğrenmek için Türkiye'ye gideceğini ve daha sonra kendisine ait ticari bir şirket kuracağını söyledi.

 

Küçük aileden büyük kahve rüyası

    Doğal üretim şirketi olan kuzeybatıdaki efsanevi şehir Yunnan’ dan adını alan ve üretim için birçok kaynağın bulunduğu yerde Shangri-la çiftliği bulunuyor.

    Şirket Malik ailesi tarafından kurulmuştur. Küreselleşmenin somut nedeni olarak, Maliklerin kökenleri Amerika ve Pakistan’a dayanırken, işleri de tüm dünyaya yayılmış. Ancak ailenin en genç jenerasyonu Çin’e yerleşmeyi tercih etmişler.

    Malikler neredeyse 10 yıl önce, Yunnan’a ilk geldikleri zaman, şehrin cennet gibi olan manzarasına ve organik ürünlerine aşık oldular. Böylelikle ailenin üç çocuğu orada işe başlamaya karar verdi.

    Eğer Malik’in çocukları “biz şuralıyız” diyecek olurlarsa, “New York’luyuz” diyebilirler, fakat gerçekte çocukluklarını dünyanın birçok ülkesinde geçirmişlerdir. Babaları Pakistanlı ama Amerika’ya taşınmış. Anneleri Amerikalı fakat Hindistan’da büyümüş. Hiçbir ülkede gerçek kökleri olmayan bu aileyi kader bir şekilde Çin’e getirmiş.

    Sahra, Alia ve Safi’nin Çin’e ilk gelişleri babalarının Birleşmiş Milletler koordinatörlüğü görevi nedeniyledir. Henüz bir ergen olan Safi, Pekin’de uluslararası bir okula başlar. Sahra ve Alia okullarını yeni bitirmiş olduklarından, babalarının da teşvikiyle doğuya, ailelerinin yanına taşınmışlardır.

    Ailenin Çin’e yerleşmesinden kısa bir süre sonra, anne, kültürel mirası,el işlerini ve sürdürülebilir turizmi korumak ve tanıtmak adına “Yunnan Dağı Miras Vakfı” adı verilen bir sivil organizasyon kurdu. Bu organizasyon sayesinde genç Malikler Yunnan halkıyla tanışır hale gelmeye başladı. Bugün “Yunnan Dağı Miras Vakfı”, Diqing Devlet Binası’nın içindeki merkezden yönetiliyor.

    İki kız kardeşi kahve üretimine başladı

    Aile, yerleştikleri bölge çevresinde gezmekten zevk alıyordu ve kayda değer lezzette iyi kahvenin satıldığı bir dükkana rastladılar. Kahve hakkında bilgi almak istediler ve şans eseri kahve yetiştiricisi de oradaydı. Derhal adamın çiftliğine bir ziyaret düzenlediler ve bundan cok etkilendiler. Birkaç ziyaretten sonra çiftçiyle iyi arkadaş oldular. Adam kazancın düşük olmasından hayıflanmakta, dağıtım kanallarının yoksunluğundan ötürü Çin’in kalanına kahve satamadıklarını düşünmekteydi.

    Sonra bir reklam şirketinde sanat yönetmeni olarak çalışan Sarah, kahvenin paketleme dizaynına yardım ederek satışların artırılabileceğini düşündü. Aklına bir fikir yer etmişti: Shangri-la çiftliğinin organik kahvesinin satışı sayesinde yerel çiftçilerin kazançlarının artırılması adına mükemmel bir yol olduğunu düşünüyordu. “Yeteneklerimi iyi birşeyler yapmak için kullanabilirim” diye düşünüyordu ve işinden ayrılıp tüm zamanını bu işi yapmaya ayırdı.

    Safi; birşey yapmanın doğal bir adımı olarak bu işe, işinin ehli insanları adapte ederek, sürdürülebilir tarım uygulamalarına odaklandıklarını söyledi. Şirket kurulduğunda hala eğitimini sürdürmekte olan Safi, ablasının projesine dahil olmaya çok hevesliydi. O yıl yaz tatilini, potansiyel müşteriler bulmaya calışarak geçirdi. Üniversiteyi bitirdiğinde Çin’in dış pazarlara açılmasından sorumlu oldu.

    Sahra’nın Yunnan’da işini bırakıp kahve üretimine başladığı zamanlarda Alia’da doğal güzellik ürünlerinin üretimiyle ilgilenmeye başlamıştı. İkisi projelerinin ne kadar benzer olduğunu düşündüler ve beraber calışmaya karar verdiler. Şimdilerde Safi ve iki kız kardeşi, güçlerini birleştirip beraber calışmaktalar.

    Kahve tüketim alışkanlıkları hızlı değişir

    Hepimiz Çin’i meşhur ve çeşitli çaylarıyla biliriz. Bu yüzden olsa gerek, Çin’de henüz bir kahve pazarı oluşmamıştır. Kişi başına düşen kahve tüketimi yıllık yedi bardaktır. Çin’in orta sınıfı hazır kahve yerine evde hala kendi kahve çekirdeklerini öğütmeyi tercih ediyor. Fakat tüketim alışkanlıkları çok hızlı değişir. Ve geçen yıl 10 tonun üzerinde kahve satarlarken, şirketleri bu sene 20 ila 30 ton arası bir satış hedeflemekte ve ülkenin kahve tüketim hızının artması bu hedefi destekler boyuttadır. Bu sayede kurdukları vakıf için hayır işleri de organize edebiliyorlar. Satışlar, ogranik ve doğal ürünler pazarının büyümesini olumlu etkilemiş, son birkaç yılda ortaya çıkan sağlık ve güvenlik skandalları da Çin halkının yiyeceklerde daha dikkatli davranmasına sebebiyet vermiştir. Aile için markanın güvenilirliğini sağlama ve insanların satın aldıkları ürünün doğal ve yüksek kalitede olduğunu bilmeleri çok önemlidir.

    Bu çiftlikte en popüler ürün “organik bal”. Çinliler ürüne Çin’in “taobao” sitesinden ulaşabiliyorlar. Aile ayrıca güzellik ürünleri yelpazesini de genişletmiş ve 80’ in üzerinde, doğal, tamamı el yapımı olan ürüne sahipler. En çok satılanı ise sabun.

    Bir sonraki adım, kendi kahve dükkanlarını açmak…

    Kahve Yunnan’da Fransız misyonerler tarafından da tanıtıldığı yıl olan 1892’ den beri yetiştiriliyor. İlin dağları, tropik iklim gösteren bölgeleri, kahve yetiştiriciliği için muhteşem şartlar sağlıyor. Günümüzde de Çin’deki üretimin tamamını burası karşılamaktadır.

    Shangri-la’ da Malik ailesi küçük kahve üreticiliği yapan ilk yabancı aile değiller. 1980’lerden önce Birleşmiş Milletler’in “kırsal alandaki hayatı geliştirme projesi”yle çiftçileri küresel ihracatçılarla buluşturarak yerel üretimin artması sağlandı. Fakat bu artış sağlanırken ürünler küresel pazarda düşük değer görmekteydi. Ve önemli olanın da bu değeri artırmak olduğunu bilen üreticiler, fark yaratacak kaliteli üretim sürecini çeşitlendirerek, kavurarak, paketleyerek son ürünü elde etmeyi başarmışlar.

    Malik ailesinin kahve üretiminde kullandığı yöntem diğer üreticileri endişeye sürüklemiştir. Kahveyi satın almak için dağıtım kanalına sunmadan önce kendi tesislerinde yeşil çekirdekleri kurutma, kabuklarını ayırma, kavurma ve paketleme gibi süreçlere ihtiyaç duyulur. Bu sistem altında ise, kahve yetiştiricilerinin cebine yüzde 2 ile 7 arasında bir rakam kalıyor. Shangri-la’nın modelinde ise bu yüzde 22 ile 24 civarında seyrediyor.

    Şu anda toptancılarla başlıca anlaşmalar yapılıyor. Kahvelerini, catering şirketlerine, iş yerlerine, uluslararası okullara, büyük lokantalara satıyorlar. Safi, “küçük bir şirket olarak büyük farklılıklar yaratmak çok zor” diyor ve büyük organizasyonlardan iş almadan önce ne kadar yeterli olduklarını onlara kanıtlamaları gerektiğini ekliyor.

    Bir sonraki adımın, kendi kahve dükkanlarını açmak olduğunu ve Çin’in büyük şehirlerinde perakende dükkanları açarak iyi bilinen bir marka kurmak istediklerinden bahsediyorlar. Diğer büyük kahve şirketleri ile yarışma planlarının olmadığını söyleyen Sahra amaçlarının Yunnan’ın tatlarını barındıran yuva gibi sıcacık kahve dükkanlarına sahip olmak olduğunu söylüyor…

 

Subscribe to RSS - Kültür